Kainatta ne varsa suda yaşadı önce.Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce. - Blogcu

Kainatta ne varsa suda yaşadı önce.Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce. - Blogcu

Kainatta ne varsa suda yaşadı önce.Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce. - Blogcu

Kainatta ne varsa suda yaşadı önce.Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce. - Blogcu



Kainatta ne varsa suda yaşadı önce.Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce.

_____________________________________________________________
Eğer maşrapanız küçükse,Suyun çıktığı pınarlar suçlanabilirmi..

||.MEVLANA.||

İNSAN

23/7/2006 - KIYAMETİ İZLEYİN HAZIRMISINIZ!!!

http://www.youtube.com/watch?v=3JHdYBet_4Q&eurl=

yorumlar.. (2) :: yorum yaz :: Bağlantılar

23/7/2006 - VAHŞET!!

AŞŞAĞIDA VERMİŞ OLDUĞUM LİNKTEKİ YAŞANANLAR KEŞKE HİÇ OLMASAYDI VE BENDE PAYLAŞMASAYDIM!!

 

http://www.aljazeera.net/mritems/streams/2006/6/30/1_629416_1_43.swf

yorumlar.. (3) :: yorum yaz :: Bağlantılar

22/7/2006 -

           

''Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder;
 hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
''

TÜRKÇE KUR'AN-I KERİM (DİYANET MEALİ)
16 - NAHL SÛRESİ

yorumlar.. (1) :: yorum yaz :: Bağlantılar

21/7/2006 - 'Biz nasıl kahrolmayalım Beyrut'



Geceydi.
Beyrut'un en güzel meydanında oturuyorduk.
"Doğu'nun incisi" sarmıştı yaralarını; doğrulmuştu yerinden; iyileştim sanıyordu. Acıların bittiğine inanıyordu. Yeni yeni hayata dönüyordu.
Soframızda Nihat Genç'le Hrant Dink kardeşlikten söz ediyordu.
Arak vardı masada... Bir de humus...
Kulağımızda Firuz:
"Sen yüreğimizin en derinindesin Beyrut...
Kalbimizde açtığın yara kendi yaralarından daha derin;
Bizde yaktığın ateş, daha yakıcı kendi ateşinden...
Söyle biz nasıl kahrolmayalım,
Masmavi denizin bile kan rengine dönmüşken..."
* * *
Bir haftada 250 sivil öldü Lübnan'da...
100 bin Lübnanlı kendi ülkesinde mülteci durumunda...
Dünya seyrediyor.
Hadi Amerika sırtını sıvazlıyor İsrail'in...
Avrupa acz içinde göz yumuyor.
Hadi Arap dünyası, "Hizbullah'tan kurtulacağım, iç dengelerimi bozmayacağım" diye sinsice el ovuşturuyor.
Ya biz?
Biz niye bu kadar ilgisiziz?
* * *
Biz ki geçen asrın başında 4. kolorduyla Lübnan'a yürüdüğümüzde Arap kızları kırmızı entarilerinin üzerine beyaz çoraplarını yamalayıp ay-yıldızlı Osmanlı bayrakları yapmışlar, Halife'nin ordusunu ciritlerle karşılamışlardı.
Cemal Paşa, "Lübnan artık Konya kadar Osmanlı'dır" demişti:
"Bugüne kadar mustarip idi. Ben bu ıstırabı dindirmeye geldim."
Lakin ne Cemal Paşa ne ondan sonrakiler dindirebildi Lübnan'ın ıstırabını...
Tersine, derdine dert kattılar.
Bir dönem iftihar ettiği çokrenkliliği, sonu oldu Lübnan'ın...
Birbirine düştü, göz göz oldu; paramparça bölündü.
Ağır bir iç kanama geçirip sessizliğe gömüldü.
* * *
Şimdi Lübnan yeniden kana bulanırken bunca sessiz oluşumuz neden?
Ekran karşısında vahvahlanmanın ötesine geçemeyişimiz, dayanışma gruplarıyla, yardım kampanyalarıyla, tepki mitingleriyle ayağa kalkamayışımız, 80 yıl önce beyaz çoraptan yıldız yamalı o bayrağın ihanete uğradığı inancından mı hâlâ?
Yoksa biz sadece Ortadoğu'da değil, Balkanlar'dan Rusya'ya kadar her coğrafyada zulüm karşısında başı eğik miyiz?
Kendi yaralarımızla mı meşgulüz, yoksa sırrı ağır ağır dökülmeye başlayan ünlü mozaiğimizin istikbalinden mi ürküyoruz?
Ondan mı bu saldırganlık karşısındaki suskunluğumuz?
* * *
Lübnanlı yazar Amin Maalouf, "Doğunun Limanları"nda (YKY, 1996) soruyor benzer soruları:
"Her milletten insanın Doğu'nun limanlarında yan yana yaşadığı, dillerin birbirine karıştığı o eski çağ, eski zamanların bulanık bir anısı mıdır? Bu rüyaya sıkı sıkı sarılmış olanlar geçmişten kopamayanlar mıdır, yoksa gönül gözüyle geleceği görenler mi? Buna cevap vermeye gücüm yetmez. Babam, bir Türk ile bir Ermeni'nin gene kardeş olabileceği, sepya rengi bir dünyaya inanıyordu oysa..."
Biz de inanıyorduk.
Henüz Beyrut bombalanmamıştı.
Deniz kan rengine bulanmamıştı. Yollar ayrılmamıştı.
Güzelim bir meydanda Nihat'la Hrant arak içiyordu.
Humus yiyip Firuz söylüyorduk:
"Sen yüreğimizin en derinindesin Beyrut!"

yorumlar.. (yok) :: yorum yaz :: Bağlantılar

17/7/2006 - Tolstoy ve İslamiyet

İSTEYEN ARKADAŞLAR KİTABIN TAMAMINA SOL TARAFTAKİ PAYLAŞIMLAR KISMINDAN TOLSTOY LİNKİNİ TIKLAYARAK KİTABIN TAMAMINAULAŞABİLİR. NOT:OKUYABİLMENİZ İÇİN BİLGİSAYARINIZDA 'ADOBE READER'KURULU OLMALI...

“... Muhammediliğe, Provoslav (Rusya’da Hıristiyanlığın bir kolu) dininden daha fazla önem vermelerine gelince, ben bütün kalbimle buna katılıyorum. Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da benim için Muhammedilik, Haça tapmaktan (Hıristiyanlıktan) mukayese edilemeyecek kadar yüksekte duruyor. Eğer hisarı, seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her Provoslav (Hıristiyan) ve her bir insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği; tek Allah’ı ve onun Peygamberini kabul ederdi.

Neden? Çünkü zor ve anlaşılmaz bir ilahiyatçılık olan Toritsn[1] (Baba-Oğul ve Kutsal Ruh), sırlarla dolu Meryem Ana, Mukaddesler ve onların resimleri, tasvirleri ve zor ayinlerle dolu... Başka türlü de olamazdı. Yani Muhammediliğin, dinî öğretilerin aslının yerine geçen birçok batıl inançların, kilise inançlarına çevrildiği bir dönemde, kilise inancından yüksekte durmaması mümkün değildi. Şuna dikkat edelim ki:

Muhammedilik, Hıristiyanlıktan 600 yıl sonra ortaya çıkmıştır. Dünyada her şey gelişiyor, mükemmelleşiyor. Her bir insanın geliştiği gibi bütün insanlık da gelişip mükemmelleşiyor. İnsan hayatının anlamı, esası, onların dinî anlayışlarıdır. Dinin mükemmeli eşmesi ise, onun anlaşılmasını kolaylaştırmaktan ve her türlü gizli kalan düşünceleri açıklamaktan ibarettir.

Dinî değerlerin ve gerçeklerin perde arkası, karanlık yerlerinin açıklanıp aydınlatılması, en eski devirlerden beri insanlığın büyük düşünürleri tarafından yapılmış, hayata geçirilmiştir. Onların, bütün büyük dinlerin esaslarını koydukları hesap edilmiştir. Her şeyden önce bizce bilinen dinlerin, böyle yani dinin en yüksek değerleri, “Veda”nın (Hinduizm) kitaplarında, daha sonraları Hz. Musa’nın, Buda’nın, Konfüçyüs’ün, Lao-Tse’nin, Hz. İsa’nın ve Hz. Muhammet’in öğretilerinde verilmiştir. Yani dinlerin bütün kurucuları, dinî eski anlamından çıkarmış onları daha derin, daha kolay ve akla uygun hale getirenler de insanlar idiler. Ancak yine de “insan” idiler ve bu yüzden de gerçeği, onu bütün aydınlığı, derinliği ve eskiden kalan herhangi bir yanlışlıktan temizlenmiş halde ifade edememişlerdir.

Düşünsek ki, bu insanlar yanlış yapmıyorlardı ve onun için onların kendilerinin çok aşağısındaki öğrencileri, gerçeği derinliğiyle kavrayarak, tabii ki süslemek amacıyla, herkese göre geçerli hale getirmek için birçok lüzumsuz ve özellikle de tuhaf şeyler ilave ederek çevirmişlerdir. Bunun sonucunda da insanların birçok gerçeği görmesi zorlaşmıştır. Dinler ne kadar incelenirse, bir o kadar fazla ilâhiyatçının açıkladığı gerçeklerin böyle aslından uzaklaştırılıp değiştirilmesi ise gerçeklerin yüzünü örter, karartır.

Bu konularda eri eski dinlerde her şeyden fazla tuhaflıklar ve her çeşit batıl inançlar, uydurmalar (hurafeler) vardır ki, bunlar da doğruyu saklıyor, perdeliyor. Bu da, ağırlıklı olarak eski dinlerden olan Budizm, Brahmanizm, Konfüçyüs dininde Taoizm gibi beşeri dinlerle Hıristiyanlık ve Musevilikte ve çok az da olsa en son ve en büyük din olan İslâm’da da vardır...”[2]

‘Kalbimizde Allah’ın nuru vardır,

onun adı da vicdandır.’

Tolstoy

 

Lev Tolstoy’a Mektup

Aradan altı yıl geçer. Ancak ne İbrahim Ağa’nın baba yüreği sakinleşir ne de Yelena Vekilova’nın ana kalbinin rahatsız çarpıntıları kesilir. Onların intizarının esas sebebi, oğullarının hangi dine hizmet edeceğidir. Allah, onlara üçüncü evlâdı da vermiştir. Kızları Reyhan da artık on üç yaşındadır. “Nereye gidip kimden akilli bir maslahat almalı?” diye düşünmektedirler. Resmî devlet daireleri ve din adamları, içinden çıkılmaz bir duruma düşen aile meselesine bu yönde bir yardım edememektedir.

General İbrahim Ağa’nın Petersburg Teknoloji Enstitüsü’nde tahsil yapan büyük oğlu Boris (Faris)’i ve Moskova’daki Alekseyev Askeri Okulu’nda subay olan kardeşi Qleb (Galip)’i de düşündüren ciddi bir durum söz konusudur.

“Biz kimiz, hangi millete mensubuz? “ şeklindeki inanç sorgulaması... Bu açıklanamaz sorgulamalar karşısında iki kardeş sık sık anne ve babaya müracaat edip sorunlarına çare arıyorlardır.

Evlâtlardan Fâris (Boris) Vekilov bakın bu durumu nasıl anlatıyor;

“Benim yaşım 19 olmuştu. Ders meşguliyetleri ile beraber Muhammed’in dinine geçme fikri de beni bırakmıyordu. 1904-1905 yıllarındaki şartlar bu niyetimin hayata geçmesine yardım etmeliydi. Kötü niyetli Rus-Japon savaşı, halk kitleleri arasındaki inkılâbı ruh haliyle Çar hükümetini bazı liberal kararlar almaya mecbur etmişti.

1904 yılında “Din özgürlüğü hakkında manifesto (karar)” yayınlandı. Herhangi bir sebepten dolayı ana baba dininden dönmüş olanlara tekrar o dine dönmeye izin verilmişti, insana öyle geliyordu ki, uygun dilekçe vermek yeterliydi ki konu hallolsun. Tecrübeli insanlar, olan ebeveynim Petersburg’a gelişimin ilk yılında Pravoslav (Hıristiyan) dininin savunucularının aracısız yakınlığında bu meseleyi kaldırmaya maslahat görmediler. Annemin Lev Tolstoy’a yazdığı mektupta da dikkatli davranması düşüncesi hakimdi. Hoş olmayan olaylardan yakayı kurtarmak için niyetimin hayata geçirilmesini bir o kadar geciktirdik. Babam (İbrahim Ağa Vekilov) ve annem Yelena Vekilova şu karara varmışlar ki, anlayışlı yazar Lev Tolstoy’dan başka hiç kimse bu ciddi aile meselesine akıllı bir cevap veremezdi.”

2 Mart 1909 yılında, anne Yelena Vekilova, Tiflis’ten Tolstoy’a bir mektup yazar ve aile bireylerinin inanç arayışlarını anlatır.

 

“Bizim çok sevdiğimiz hocamız Lev Nikolayeviç!

Mektubumla sizi rahatsız ettiğim için, size karşı özür dileyecek söz bulamıyorum. Biliyorum ki, benim gibi sizden akıl almak isteyenler çoktur. Bütün bunlara bakmayarak ben de size müracaat ediyorum. Çünkü hayat benim karşıma gücümün yetmediği bir konu çıkarmıştır.

Ben kısaca isteğimi size anlatmaya çalışacağım. Ben elli yaşındayım. Üç çocuk annesiyim. Kocam da Müslüman’dır. Ancak nikâhımız kanunidir (yani dinî nikâh yapmadık). Çocuklarımız Hıristiyan dinine inanıyorlar. Kızım on üç yaşında, oğlumun biri yirmi üç yaşında ve Petersburg Teknoloji Enstitüsü’nde okumaktadır. Diğeri yirmi iki yaşında, o da Moskova’daki Alekseyev Askeri Okulunda subaydır. Oğullarım, babalarının dinine geçmek için benden izin istiyorlar. Ben ne yapmalıyım? Ben biliyorum ki şimdi bu mümkündür ve aynı zamanda bizde yaşayan yabancı vatandaşlarla kötü ilişkileri de biliyorum. Onlarda bu fikrin uyanmasına sebep küçük ailevi meseleler değil. Ne maddi çıkar beklentisi, ne de makam mevki tutkusu da onları bu konuya sevk etmiyor. Ancak karanlıkta kalan Tatar (Azeri-Türk) halkına yardım etmek maksadını taşıyorlar. Onların halkla birleşip kaynaşmasına ve yardımlaşmasına dinleri engel oluyor. Ama ben korkarım ki, kendi düşüncemle onları kötü bir yola sevk edeyim. Ben kendi derdimle baş basayım... Ah... Eğer ben kendi dertlerimi ve çektiklerimi, savaşlarımı size yazabilseydim... Ben kendi evlâtlarını delicesine seven bir annenin gözyaşları ile yazıyorum. Artık azaptan aklımı yitirmiş halde sizden akıl isteme durumuna geldim. Siz, yalnız siz, kendi aklınızla hayatımızın bugünkü şartlarından bunun nasıl neticeleneceğini duyabilirsiniz. Benim derdim size küçük ve basit görünebilir. Ancak bana dehşetli azaplar vermektedir.

Lev Nikolayeviç, siz bize, bizim gibi küçük insanlara hiçbir zaman yürekten gelen değerli tavsiyelerinizi esirgemediniz. Bunu bildiğim için cesaret edip sizi kendi isteğimle rahatsız ettim. Beni teselli ateşine atın. Çok çok özür dilerim ki sizin kıymetli vaktinizi aldım. Bu adımı atmaya beni mecbur eden şey delicesine analık sevgisidir.”

 

Bütün kalbiyle size bağlı olan

Yelemi YEFİMOVNA VEKİLOVA

Tiflis, Uçebnıy Pereulok I, Ev 8.

 

 


 

‘Müslümanlık Hıristiyanlık

karşısında üstündür.’

Tolstoy

 

Lev Tolstoy’un Cevabı

Tolstoy, 15 Mart 1909 yılında “Yasnaya Polyan”dan gönderdiği cevap niteliğindeki mektubunda şöyle diyordu:

“Yelena Yefimovna (Vekilova)’ya

Sizin oğullarınızın Tatar halkının bilgilenmesine yardım etme arzusunu takdir etmemek olmaz. Böyle olduğu halde Muhammed’in dinini kabul etmenin de ne derece lâzım olduğunu da anlatamam. Genellikle size demeliyim ki, hükümete itiraf etmeden, insanın hangi dine mensup olması hakkında kime olursa olsun artık kendinin bilgi vermesini gerekli sayıyorum. Buna göre de sizin oğullarınızın Muhammed’in dinini Hıristiyanlıktan üstün tutarak kabul etmeleri yani bir dinden başka bir dine geçmeleri hakkında kimseye bilgi vermeleri gerekmez. Belki bu zaruridir. Fakat ben bu konuda bir şey diyemem. Ona göre de sizin evlâtlarınız bu konuda hükümet organlarına haber verip vermemeleri hakkında kendileri karar vermelidirler.

Müslümanlığın Hıristiyanlık karşısındaki üstünlüğüne ve özellikle sizin evlatlarınızın hizmet ettikleri maksadın âlicenaplığına gelince, bu konuya bütün kalbimle katılıyorum. Hıristiyan ideali ve öğretisini, onun hakiki manasında, her şeyden üstün tutan bir insan için bunu söylemek ne kadar garip olsa da demeliyim ki, Müslümanlığın kendine has dış görünüşüne göre Kilise Hıristiyanlığından kıyas kabul etmez derecede üstün durması, bende hiçbir şüphe doğurmuyor. Eğer ki, bir kimsenin karşısına kilise Hıristiyanlığı veya İslâm dinine girme hakkında bir tercih koyulsa, o zaman her bir akıllı adam, mürekkep ve anlaşılmaz ilahiyatın üç sıfatlı Allah’ın, günah çıkarma merasiminin, dinî ayinlerin, İsa’nın anasına yalvarışın, mukaddeslerin ve onların resimlerine sayısız hesapsız ibadetlerin yerine, hükümleri bir Allah’ı ve peygamberi olan İslâm dinini, şüphesiz ki üstün tutar. Bu başka türlü de olamaz. Ayrı ayrı fertlerin, bütün insanlığın ve bütün insanların hayatının esasını teşkil eden dinî şuurun mükemmelleştiği (olgunlaştığı) gibi, hayatta her şey gelişir ve mükemmelleşir. Dinin gelişip mükemmelleşmeği ise, onun sadeleşmesinden, anlaşılmasından ve onu anlaşılmaz yapan her şeyden kurtulmasından ibarettir. Dinî hakikatlerin, onu anlaşılmaz yapan her şeyden kurtarılması en eski zamanlardan beri dinlerin esasını koyan düşünürler tarafından hayata geçirilmiştir. Böylelikle bize malum olan bütün dinlerin hepsinden önce böyle yüce ve yüksek din anlayışı, Veda’nın (Veda-Hinduizm) kitaplarında, daha sonra Musa’nın, Buda’nın, Konfüçyüs’ün, Lao Tzu’nun, Hıristiyanlık ve Muhammed’in öğretilerinde verilmiştir. Dini, onun eski kaba manasından kurtarıp, daha derin, sade ve akla uygun hakikatlerle değiştiren bütün yeni din hadimleri (hizmetçileri/tebliğcileri) büyük adamlar olmuşlardır. Fakat sırf büyük adam olduklarındandır ki, hakikati olduğu gibi, bütün aydınlığı, derinliği ve sadeliği, saflığı ile eski yanlış fikirlerinden kurtarılmış şekilde ifade edememişler. Bu kimselerin hata yapmayacakları, onların bütün söylediklerinin tekzip edilmez asıl gerçekler olduğu farz edilse bile, onların kendisinden çok çok aşağıda bulunan şakirtleri/öğrencileri, hakikati bütün derinliği ile anlamadan, onu dala gösterişli ve herkes için uygun hale getirme arzusu ile ona pek çok gereksiz eklemeler, özellikle acayip şeyler karıştırdıklarından herkesin gerçeği görmesi oldukça zor olur.

Gerçeğin din tarafından böyle tahrifi ne kadar çok itiraf edilmişse, bu tahrifler o kadar çok artmış, neticede dine hizmet edenler tarafından keşfedilmiş asıl hakikat karanlıkta kalmıştır. Buna göre de en eski dinlerde gerçeği gizleyen mucize ve uydurmalar her şeyden çoktur. Bu, en çok en eski dinde, Brahman dininde, ondan az Yahudi dininde, ondan az Buda, Konfüçyüs, Taoizm dinlerinde, onlardan daha az Hıristiyan dininde ve nihayet en az, en son din olan İslâm dininde vardır. Bu bakımdan Müslümanlık en elverişli durumdadır.

İslâm dini, onda harici, tabiî olmayan ne varsa, hepsini atsa ve öz temeline Muhammed’in dinî -manevi öğretilerinin esaslarını koysa- tabiidir ki, bütün büyük dinlerin esasları ve özellikle, gerçeği itiraf eden Hıristiyan öğretilerinin esasları ile birleşir.[3]

Siz böyle uzun uzadıya yazıyorum ki, siz benim fikirlerimi oğullarınıza ulaştıracaksınız ve bu fikirler de onların güzel düşüncelerini hayata geçirmeye yarayabilirler. Dinin mahiyetini teşkil eden büyük hakikatlerin, onu karanlıklaştıran her şeyden temizlenmesine yardım etmek, insanın yapabileceği en güzel işlerden biridir. Eğer sizin evlâtlarınız bu işleri ailevi bir görev hesap etseler, o zaman hayatları dolu ve tam olacak.

Bilmiyorum; Müslümanlıkta benim bildiğim, yüksek esaslı hakikatleri gizleyen yanlış fikirlerden ve mevhumlardan kurtarılmasına hizmet ettiklerini iddia eden iki öğreti sizce ve sizin evlatlarınızca biliniyor mu bilinmiyor mu?

Bunu göre söz konusu her iki grup, araştırılmış ve hâlâ da araştırılmaktadır. Bunlardan biri İran’da çıkmış sonra Türkiye’ye geçmiş olan ve orada yerleşmeye çalışan Bahaîlik’tir. Bahailik, Akka’da yaşayan Bahaullah’ın oğlunun adından yola çıkılarak kurulmuştur. Ancak bütün insanlık için bir olan sevgi dinini kabul eden bu dinî mezhep, ibadetin hiçbir şeklini kabul etmiyor.

İkincisi, Kazan’da ortaya çıkmış, taraftarları, kendilerini kurucularının adıyla adlandırıp kendilerine “Allah’ın ordusu” veya “Vaisovçular” diyorlar. Bunlar da inancın aslını sevgide görürler ve sevgiye zıt olan her şeyden uzak dururlar. Bu mezhep veya tarikat da takip edilmekte, rehberleri yakalanıp hapse atılmaktadır.

(*) Lev Tolstoy’un da yanlış ve batıl bir inanç olarak nitelendirip dik¬kat edilmesini istediği I3ahaî Dini; inananları tarafından Bahaullah olarak adlandırılan Mirza Hüseyin Ali Nuri ( 1817-1892 ) liderli¬ğinde İran’da kumlan batıl bir dindir. Mirza Hüseyin Ali, 1863 yı¬lında Bağdat’ta daha önce Tebriz’de öldürülen ve müridi olduğu Şeyhi Bab Mirza Ali Muhammed’in ve diğer dinler tarafından ge¬leceği vaat edilen Peygamber - Tanrı Elçisi - olduğunu açıklayarak Baha dinini kurmuş ofdu. Mirza Hüseyin kendinî peygamber ola¬rak açıkladıktan sonra Osmanlı Devleti içerisinde değişik bölgelere sürgüne gönderilmiş ve Bahaî inancını yaymıştır Mirza Hüseyin Ali’nin (Bahaullah) ölümünden sonra büyük oğlu Abdülbaha El844—1957) öğretinin liderliğini yapmış, Abdülbaha’nın vefatın¬dan sonra ise büyük torunu Şevki Efendi, Babaîliğin liderliğine ge¬tirilmiştir. Başlangıçta islâm dininin bir mezhebini andıran Baha¬ilik zamanla bağımsız bir din halini almıştır. Bahailik’te Yahudilik ve Hıristiyanlıktan alman esaslarda vardır. Günde üç vakit özel namaz kılarlar. Namaz kılarken, İslâm’dan ayrılan önceleri mez¬hep sonra ayn bir din hüviyetine dönüşen inanç^sistemi olmaları¬na karşın Kabe’yi kıble olarak kabul etmezler. Bahaulîah’m otur¬duğu evin bulunduğu yeri kıble sayarlar. Bahaîlerin inançlarını düzenleyen iki Kutsal kitapları vardır. Bunlar: El-ikan ve Kitabu’l-Akdes’tir Ülkemizde Yargıtay’ın 13.10.1962 tarih ve 1252 esas, 2345 sayılı kararıyla ayrı bir din olarak kabul edilmediği için ayn iba¬dethane yapımına izin verilmemiştir.

Eğer benim düşüncelerim hiç olmasa bir şeye yarasalar, siz veya oğullarınız kendi faaliyetleri hakkındaki kararlarını bana bildirgeler çok memnun olurum.”

 

Lev TOLSTOY

 

 


Görülüyor ki, Tolstoy’u annenin yazdığı mektup çok heyecanlandırmıştır. Bunu dört sayfalık ve acele yazılan mektubundan anlamak mümkündür. Lev Tolstoy’un, “Müslümanlığın kendine has dış görünüşüne göre kilise Hıristiyanlığından kıyas kabul etmez derecede üstün durması bende hiçbir şüphe doğurmuyor” cümlesi, onların aile ıstırabına son veren bir cevap olur. Mektup, ailede hüküm (emir) gibi okunup kanun gibi kabul edilir.

Tolstoy’un mektubundan sonra Tiflis’teki Zagafgaziya Ruhani İdaresi general İbrahim Ağa Vekilov’un evlâtlarını Müslümanlığa kabul etmiş ve bu arada Müftü Mirza Hüseyin Efendi Kayıpzade’nin imzası ile resmî senet vermiştir. Çocukların adinî da değiştirip; Boris, Faris olmuş, Qleb ise Galip olarak resmileşmişlerdir.

Lev Tolstoy’un, Yelena Vekilova’ya yazdığı mektubun aslını Yelena’nın oğlu Faris’de, 1978 yılında Moskova’da Lev Tolstoy adına açılan müzeye vermiştir. Mektuplar müzede hâlâ sergilenmektedir.

 

 

 

Hz. MUHAMMED

Gizlenen Kitap

Lev Nikolayeviç TOLSTOY

Çeviren;

Karakutu Yayınları

3. Baskı, 2004, Sf. 48-57

 


[1] Rusça bir kelime olan Troitsa, teslis yani üçleme demektir. Hıristiyanlıktaki teslis inancı, Baba (Allah), Oğul (Hz. İsa) ve Kutsal Ruh’tan (Meryem) oluşur.

[2] Tolstoy’un, 15 Mart 1909’da Yelana Vekilova’ya yazdığı mektup; “Literaturniy Azerbaydjan” Dergisi, No: 12,1978, sayfa 114.

[3] Çünkü dinlerin temel kaynağı Allah’tır. Öğretileri ise Allah’a ve Allah’ın iman edilmesini istediği şeylere inanıp iman etmektir. Bu durumda Tolstoy’un dediği gibi, dinler bozulmamış olsaydı hepsi islâm’ın esasları ile birleşecekti.

 

yorumlar.. (yok) :: yorum yaz :: Bağlantılar

<- :: Sonraki Sayfa ->
Kainatta ne varsa suda yaşadı önce.Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce. - Blogcu